Deniz Kim?
Buradaydı.
2 Sütun 4 Kelime
Erdal Öz’ün ‘Gülünün Solduğu Akşam’ ve Stefan Zweig’in ‘Satranç’ adlı eserlerinden esinlendim.
Naziler beni sabahın körü olmadan aldığında önceleri korkmamıştım. Bildiklerimi anlatmayacaktım sonuçta. Majesteleri ile aramdaki bağı farkedebilmeleri imkansızdı. Ama majestelerinin yerini benim bildiğimi bilen başka kötü insanlar da olmalıydı sanırım. Kötü insanlar… Arabadan indik ama burası bir tren istasyonu değil, yıllar önce restore edilmek için boşaltılan halk kütüphanesi idi. Gestapo beni bizzat kapıda karşıladı. Anladım ki bazı şeyler biliyorlar. Majestelerine imzalatması gereken bazı belgeler vardı. Yani zaman dardı. Zaman dardı çünkü, yöneyimi ele geçirdiği zaman Führerden göğüs kabartıcı bir tebrik telgrafı alacağı için beni kapıda karşıladığını beş dakika sonra beni alel acele sorguya aldıklarında anladım. “Führer için”, diyordu sürekli. Aynı şeyi belki de düzinelerce tekrarladı kısa bir süre içinde. İşgal henüz tamamlanmadığından beni fazla alıkoyacaklarını düşünmüyordum. Bir saat kadar alnımdan terler akana kadar sorgulandığımdan eminim. Zamanları olmadığını ve benim kolay bir lokma olmadığımı anlayınca beni bir kitaplığın arkasından girilen karanlık, kan kokan, pis bir odaya soktular. Hemen önümde duran platforma beni yatırıp tekrar sorguya başladılar. “MAJESTELERİ NEREDE?”, aynı soru zihnimde binlerce defa yankılandı. “Majesteleri nerede?”… Ayağıma vurulan her sopa darbesiyle… “Majesteleri nerede?”… Bir saat sonra ayak derimle etimin ayrıldığını hissettim. Emindim bundan. Ayağımın üstünde yani parmaklarımın hemen altında bir ağırlık vardı. Bariz sarkan et parçası beni aşağıya çekiyordu. Yerin dibine çekiyordu ayaklarımdan sarkan belkide çok hafif olan et parçası… Sanki yerçekimiyle bir savaş içindeydim. Ama hissettiğim acı yerçekimiyle girdiğim savaştan sonra azalmıştı. Hissetmiyordum belki de. Belki de bastırıyordu. Ama gülmek istiyordum içimden. Kahkahalar atmak! Emin değilim… 1-2 saat sürdü sanırım bu sopa darbeleri… Ta ki sarkan derimin makasla kesilmesine kadar. Derimin sarkmasından sonra azalan acım makasın soğuk metali değdiği an tekrar başladı. Kestiler! Kan yerlere döküldü. Makasın her soğuk dokunuşuyla “cırk! cırk!” seslerini göğsümde hissettim. Göğsüm karıncalanıyordu. Özellikle sol yanım. Bir kez daha acımasız gestaponun sesini duydum. “Bayım, umarım bir kez daha düşünecek kadar aklınız yerindedir.”, büyük bir vurguyla, “MAJESTELERİ NEREDE!”. Pes. Böyle olacağını düşünmemiştim ama pes etmek zorundayım. Bir bebeğin kucağından yere düşmesinden 3 saniye sonra bağırması gibi bir ses koparttım. Bu ses benim miydi? Bunun daha hiç bir şey olduğunu bir erin tuz dolu bir çuval getirip bir kovaya boşaltması ve ayaklarımı içine koymasıyla anladım. Yerlere döktüler tuzun geri kalan büyük kısmını ve beni yürütmeye çalıştılar ama üçüncü adımı atarken tamamlayamadan yere düşmüştüm. Bunun itirafım için bana verilen bir hediye olduğundan emindim. Tamam! Ben, Edel Raimundo… Vatanımı, milletimi işkence sonucu sattım. Bu vatanın toprakları ki beni bugünlere getiren, bu vatanın toprakları ki beni koruduğum insanları da yetiştiren. İki kardeşin et ve tırnak gibi yetişip uzayan tırnağın mecburen kesilmesi gibiydi bu. Yığıldığım yerdeydim… Hala aynı tuzlu soğuk zemin. Naziler ayrılıyordu eski kütüphaneden. Araba seslerini duyduktan sonra kendimden geçtim. Bir saat mi yoksa bir gün mü geçti aradan emin değilim. Farketmedim. Karanlık, kan kokan, pis odada gerektiğinden fazla zaman geçirdiğim belliydi. İşlek caddeden gelen sesler haddinden fazla bir karmaşa olduğunu açıklıyordu. Sanırım kapıların açık olmasındandı ki odaya ufak bir çocuk girdi. Bir gazeteci çocuk. Beni gördüğü an korktu ve şaşkına döndü. Meraklı çocuktan yardım istedim. Başını salladı yutkundu… Başım zemine dayalı olduğundan kulağıma garip bir tangırdama ve adım sesleri geliyordu. Çocuğun elindeki gazeteye gözüm takıldı. “İŞGAL” yazıyordu manşette. Ona gazeteye bakabilmek için yalvardım. İğrenerek elime tutuşturdu gazeteyi. Gazete kana bulandı. Bembeyaz kağıt parçası birden kanlı bir havluya döndü sanki. Gazetede şöyle yazıyordu: “NAZİLER YÖNETİMİ ELE GEÇİRDİ”. Beynimden vurulmuşa döndüm. Ama bu anı fazla yaşayamadım. Zeminden duyulan tangırtılar ve adım sesleri çok yaklaştı. Tangırtı bariz bir tank sesine dönüşmüştü. Silah sesleri duydum. BAM! BAM! Gazeteci çocuk yere yığıldı. Çantasındaki gazeteler onun kan kovası olmuş gibiydi. Can çekişiyordu. Bir tarama sesi daha. Ardından ben de… BAM!
Yaşayan Son Çocuklar: ’90′lılar
Ben ’97 doğumluyum! Gurur duyuyorum. Neden mi? Şimdi bizim zamanımızda şu klavye bile her evde yoktu. Mutluyduk. Çocukluğumda eve girdiğimi hatırlamıyorum. Hep dışarıdaydım. Bildiğin sokak çocuğuydum yani. Sokakta, taşta, toprakta oynamaktan dizlerim, kollarım yara içindeydi. MUTLUYDUM. Sokak çocuklarından dayak yerdim. MUTLUYDUM. Haftaiçi her gün Pokemon ve Beyblade izlerdim. MUTLYDUM. Çoook güzel TV dizileri izlerdim. MUTLUYDUM. PC, PS yerine atari oynardım. MUTLUYDUM. Duck Hunt oyununun atari tabancasıyla türlü rezillikler yapardım. MUTLUYDUM. Tasoları çarpıştırırdım. MUTLUYDUM. Şimdi bilgisayar başındayım. MUTLU DEĞİLİM. Şimdi bilgisayar başındayım. MUTLU DEĞİLİM. Şimdi bilgisayar başındayım. MUTLU DEĞİLİM. Şimdi bilgisayar başındayım. MUTLU DEĞİLİM. Evet, durum böyle. MUTLU DEĞİLİM AMA MEMNUN HİSSEDİYORUM. Yazmadan aklıma gelen nokta şuydu: şimdi büyüyen çocuklar nasıl yetişecek? Nasıl eğlenecekler? Ben biliyorum! Bilgisayar başında kalacaklar! Mutlu olmayacaklar ama memnun hissedecekler! Bana büyükler hep derdi de ben de takmazdım pek şu cümleyi: “Senin yaşında olmak için her şeyimi veririm.” diye. Gayette gerçek, söylenilesi bir cümle bu. Daha küçük yaşta olmak isterdim. İsterdim ama şimdi değil. 90′lı yıllarda çocuk olmak isterdim! Aldığım cipsten Taso çıkmayınca bakkala çemkirmek isterdim! Sabahları Beyblade, öğlenleri Digimon, akşamüstü ise Pokemon izlemek isterdim! Ailemle beraber küçük bir oturma odasında o eski dizileri izlemek isterdim. O meşhur dizilerin adları aklıma gelmiyor belki şuan ama herkesi güldürdüğünü, eğlendirdiğini basbayağı hatırlıyorum. Biz yaşayan son çocuklardık sanırım. Bizden sonra da eskisi gibi olacağını düşünmüyorum. Teknoloji hayatımızı da kolaylaştırdı ancak ailemizi, mutluluğumuzu, pazar sabahlarının sevincini de elimizden aldı diye düşünüyorum. Yazık… Ben belki de ucu ucuna yaşayabildim bunları hatırladıklarım çok az… Belki de bir daha kimse “Seni seçtim Pikaçu!” diye bir ses duymayacak ama bizim aklımızdan çıkacağını hiç sanmıyorum.
Esenlikler.
Özet: Mutlu musunuz? Sanmıyorum. Ama memnun hissediyor olabilirsiniz.
Not: Şu resimde özetliyor aslında: http://twitpic.com/7penli
İnsan-Başarmak
Geçtiğimiz günlerde küçük kuzenim tuvalet eğitimini tamamlamış oldu. Zor oldu ama oldu. Oldu yani sonuçta. Neyse… ;Dünki izlenimlerime göre bu onu çok mutlu etmiş. Bir insanın hayatında ilk defa birşey başarması gerçekten hem ona hem de çevresine büyük bir mutluluk veriyor. En çok farkedilen şey buydu. Bu işinde başarılı ufaklık işini bitirdikten sonra çeşitli hallere bürünüyor, kahkaha atıyor, çevresindekilere cilve yapıyor. Sanırım “BAK, BEN İŞEDİM! HEM DE SENİN İŞEDİĞİN YERE. NABER?” demek istiyor. Ama henüz tam konuşamadığı için bu söylemek istediklerini hareketleriyle belli ediyor. Tamam bu güzel birşey. Doğru yaptığın bir şeye sevinebilmen gayet doğal. Ama neden işediğine seviniyorsun? Asıl garip olanları daha sonraki izlenimlerimde farkettim. Çocuk oyuncaklarını işetiyor. O da yetmiyor oyuncak sepetinin kapağını alıyor. Bu kapak balık şeklinde. “Balıhh şişş” seslerini duyuyoruz. Bu kapağı her yere işetebiliyor kendisi. Önce sandalyeye daha sonra tuvalete götürdü. Bunları yaparken çok mutluydu. Bu olayları izleyenlerin de -ben dahil- garip bir sevinç içine girdiğini farketmemek de mümkün değildi. Artık bu çocuğun ömür boyu tuvalete gideceğinden emin olabilirsiniz. İçiniz rahat olsun.
Yazıyı güzel bir örnekle başlattığımı düşünüyorum. Şimdi asıl anlatmak istediğimi yazacağım. İnsanlar her yaptığına sevinmeli mi? Sevinmeliyse neden hep somurtuyoruz? Biz başarısız mıyız? Peki başarmak için gayret gösteriyor muyuz? Ya da yaptığımız her şeyi başarıyoruz da alıştığımız için bu tür şeylere ihtiyacımız yok.
Eserin Hakettiği ve Verildiği Değer Üzerine
Uyumadan önce aklıma gelen bir konuya değinmek istiyorum kısaca. O kadar müzik grubu, film, kitap var ki aslında değerini bilmediğimiz… Bunu hepimiz biliyoruz zaten ama nedenini merak ettim şahsen. Bu eserlere verilen fırsatlar mı her sanatçının karşısına çıkmıyor yoksa biz bu eserleri tüketen tüketicilerin büyük bir kısmı mı bunu anlayamıyoruz. Amerika lokasyon ağırlıklı bir üretim ve tüketim oranı farkediliyor burada. Şimdi aklıma gelmese bile çok fazla sanat eseri, sanatçı var. Burada noktalayayım. Zaten uzatmaya pek lüzum yok. Biraz da ben düşünmek için yazdım zaten. Belki de daha sonra aklıma geldikçe eklerim buraya bu hakettiği değeri alamamış sanatçının, sanat eserinin.
Şimdiii…
Kısa süreliğine de olsa internetten mümkün olduğunca uzak (ben!!! ne kadar uzak olabilirim ki?) bir tatile çıkmıştım. Yapacak birşey olmadığı için ben de düşüneyim dedim. Düşündüm. His adamı oldum birkaç güne. Biraz melankolik, biraz sinirli… Neyse oralara girmeyelim. Düşündüm… Bir kere eski öykülerim çok kötüydü onları bir temizledim. Kurguyu güçlendirip, üstünde daha çok çalışarak yeni öyküler karalayacağım. Diğer bir konu ise daha çok düşünüp daha çok denemeler yazmam gerektiği. Sosyal medyalar da yavaş yavaş bokunu çıkarmaya başladı sanırım. En azından ben öyle düşünüyorum. Bu sebeple Facebook, Twitter gibi platformlarda harcadığım süreyi kısaltarak boşluğumu buraya doldurmak. Gerçi bu sene büyük bir boşluğumun olacağını sanmıyorum ama en azından deneyeceğim. Bence bloga önem vermek daha iyi olacak. Yazacak çok şey var ama aklıma geldiği andan itibaren 5 dakika içinde unutuyorum. En iyisi yanımda eskisi gibi bir defter taşıyayım.
Özet geçecek olursak, eskisinden daha iyi, daha okunaklı öyküler yazacağım. Bu nasıl olacak? Kurgusu daha iyi, üstünde daha çok çalışılmış öyküler… Denemelere eskisinden daha çok önem vereceğim.
Bu arada, unutmadan… Eskisi gibi izlediklerimi, okuduklarımı daha sık paylaşacağım. Gerçi eskiden pek birşey paylaşmamıştım. Neyse şimdilik bu kadar. Tatil bitince yavaş yavaş bahsettiğim şeylere başlarım umarım.
Sevgiler, saygılar efenim.
19 Mayıs ve Biz Gençler
Değerli büyüklerim, sevgili arkadaşlarım;
Bugün takvim 19 Mayıs 2011 Perşembe’yi gösteriyor. Bugünün anlamı ve önemi çok büyük. Hatta bunu birkaç dakikada birkaç paragrafla anlatamayacağımı biliyorum. Yine de bugünün anlamını kendimce hatırlatmak istiyorum.
92 sene önce, bugün 19 Mayıs 1919′da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a ayak basıp Milli Mücadele’yi başlattı. Bu olayın dünya tarihinde yeri ve öenmi büyüktür; ama binlerce yıllık Türk tarihinin modern dönüm noktası olması bakımından çok daha önemlidir. Ayrıca bugün büyük önder Mustafa Kemal Paşa’nın da doğum günüdür. Ve Mustafa Kemal Paşa hal bakımından bu özel günü biz cumhuriyetimizi korumakla görevlendirdiği ve halkımızı geleceğe, ileriye taşıyacak olan gençlere armağan etmiştir. Yani bugün sadece Milli Mücadele’mizi hatırlamayacağız, bunu yanında büyük önderi doğum gününde saygıyla anıp, biz gençlere armağan ettiği bu günü büyük bir şükranla, coşkuyla kutlayacağız. Evet, gerçekten coşkuluyuz bugün. Sorumluluklarımızı biliyor ve biz gençlere armağan edilen bu bayramın neyi ifade ettiğinin bilincindeyiz. Bu ülkeyi, bu güzel insanları aydınlık yarınlara taşıyacak olan biziz. Yüce önder Mustafa Kemal Paşa’nın bizlere emanet ettiği bu cumhuriyeti; demokratik, laik, sosyal ve hukuka dayalı biçimiyle daha ileri, daha çağdaş, daha eşit, halkı mutlu, sömürü kavramını lügatından silmiş olarak yarınlara taşıyacağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Dolaylı yada doğrudan hiçbir kişi yada kurum bizim ideallerimizi döndüremeyecek, Atatürkçü düşünceden döndüremeyecektir. Çünkü biz her ne kadar haylaz yaramaz, umursamaz görünsek de bize emanet edilenin farkındayız.
Sözlerimi şu cümlelerle bitirmek istiyorum:
Özünü bilmeyip emanetine sahip çıkamayanlar sonsuz tutsaklığa mahkumdur. Biz gençler geçmişimizi biliyor, bugünkü olumlu-olumsuz olayları izliyor ve geleceğimizin o güzel günleri için elimizden geleni yapıyoruz. Siz değerli eli öpülesi büyüklerimizin de bizlere olan güveninden emin olarak teşekkür ediyor ve tüm arkadaşlarımın bayramını kutluyorum.
Deniz Kanbalakoğlu
(Bugünkü 19 Mayıs okul töreni açılış konuşmamdan)
Yeni Hatsune Miku Konseri
Arkadaşlar geçende Hatsune Miku’nun olağan üstü konserine hepimiz tanık olmuştur. “Abi nası yaptılar”, “çok seksiydi amk gerçeği” v.b. gibisinden cümlelere de şahitlik ettim. Aşağıya o muhteşem konserden ve şimdi söz konusu olan konserden resimler koyuyorum. Bir de kaynak link. Sanırım siz de benim gibi düşüneceksiniz.
“Muhteşem” Konser’den:

Söz Konusu Olan Konser’den:

Youtube’dan muhteşem konserden bir video: http://www.youtube.com/watch?v=DTXO7KGHtjI
Haber Kaynağı: http://www.sankakucomplex.com/2011/03/11/5pb-ceo-apologises-for-miku-concert-fiasco/
“Densha Otoko” Üzerine…”
Malum blogumuz yeni ve aklıma adam akıllı yazacak birşey gelmiyor, ben de daha önce gördüklerimi, duymaya yazmaya karar verdim ve bu harika dramayla başlayarak düşüncelerimi aktarmaya başlamak istiyorum.
Pek de fazla oldu denemez sanırım 2010 yazındaydı bu harika dramayla tanışmam… Drama bir otakunun belkide imkansız bir aşka tutularak güzel bir bayanı trende görmesiyle başlar. Ayrıca Densha Otoko’nun manası dilimzde “Trendeki Adam” (İngilizce Train Man) olarak geçmektedir. Otakumuzun ismi Yamada Tsuyoshi’dir, aşık olduğu bayanın ismi ise Aoyama Saori’dir. Kahramanımız trenle evine dönerken güzel kızımızı görür ve görüş o görüş! İlk görüşte aşk buna denir! O sırada ise sarhoş, serseri bir adam trende insanları rahatsız etmekte ve kırıcı sözlerle rencide etmektedir. Yamada Tsuyoshi içinde duyduğu “aşk” duygusu ile hayatında belkide hiç olmadığı bir şekilde içinde cesaret duygusu belirerek bu serseriye kafa tutar! Serseri, kahramanımızı yere düşürür, sonradan bir adam çıkagelir ve serseriyi etkisiz hale getirir. Bu olay yüzünden karakola gitmek zorunda kalırlar ve karakolda serserinin rahatsız ettiği bayanlar kahramanımıza teşekkür etmek amacıyla evine hediye göndermek için otakumuzun adresini ve telefon numarasını alırlar. Tabii ki de Aoyama Saori’de dahil! Kahramanımız şaşkına dönmüştür hissettiği “aşk” duygusu karşısında. Karşılıksız bir aşktır bu, platonik de denebilir. Macera tam anlamıyla güzel bayanımızın, otakumuzu teşekkür etmek amacıyla aramasıyla başlar ve drama da böylece tam anlamıyla başlıyor diyebiliriz. Maceralarından birkaçın olarak aklıma kendini baştan yaratmak için çabalaması, otakuluğu bırakmak istemesi, otaku olduğunu bilmeyen güzel kızımız için yalan söylemesi gibi… Bu arada otakumuz kendi gibi insanlardan tavsiyeler almak için bir “bekarlar forumuna” üye olur. Bu forumda da onun gibi otakular, bekar insanlar vardır. Bence dramanın çok önemli bir parçasıdır bu forumdaki insanlar. Ve iki kadim dostu vardır otakumuzun her işi birlikte yaparlar. Romantizm, komedi, aşk, drama… Günlük yaşantımızda ne varsa! Kısaca herşeye değinmiştir bu drama bence. En azından ben kendim için öyle hissettim. İlk görüşte aşktan, yalan söylemeye kadar birçok örnek, birçok ders verir bizlere. Serinin ayrıca 2 özel bölümü, sonradan çekilmiş bir filmi, seri için GONZO tarafından yaratılmış bir anime (Getsumen To Heiki Mina), seriye yön veren kitabı, mangaları da vardır. Seriden sonra çekilen film hikayeyi en baştan kısaca anlatır. Ama filmi önermem doğru olmaz çünkü izlemek istedim ve yarısına kadar izleyip yarıda bıraktım. Pek hoşuma gitmedi, serideki tadı vermedi bana. Aklıma bunların gelmesiyle birlikte büyük bir gazla sanırım yeniden başlayacağım bu dramaya. Sizler için aklımda kalanları yazmak istedim. Umarım izler, beğenir, benimle aynı şekilde düşünürsünüz.
Bağlantılar:
Fansubunu İndirmek İçin: http://www.animeze.com/densha-otoko/
Wikipedia: http://en.wikipedia.org/wiki/Densha_Otoko
IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0481035/
Getsumen To Heiki Mina: http://www.anime.gen.tr/animetanitim.php?id=815
Görüntüler:





Merhabalar, öhöm!

Öncelikle bu aralar canımın pek sıkıldığını belirteyim. Bu yüzden blog açma gereksinimi duydum. Herkesin blogu var falan… Benim neden yoktu? Çok güzel de yazı yazarım, neden olmasın? dedim, açtım, mutluyum, şaşkınım (WordPress’i kullanmayı öğrenmeye çalışmaktayım gibi sanırım). Elimden geldiğince sizlerle gördüklerimi, duyduklarımı, seyrettiklerimi paylaşmaya çalışacağım. Pek umursanacağımı sanmıyorum en başta o yüzden ilk önce kendimi eğlendirecekmişim, boş olan zamanımı öldürecekmişim gibi geliyor bana. Sanırım haklıyım. Neyse… Şimdi düşünüyorum acaba neler yazarak başlayayım diye pek aklıma birşey gelmiyor şuanda ama sanırım son izlediğim film aklıma gelirse onunla ilgili düşüncelerimi paylaşabilirim. Veyahut son oynadığım oyun, son dinlediğim şarkı, son izlediğim anime gibisinden. Blogun ismi nereden geldi diye soracak olursanız WordPress’in almak istediğim bütün alan adlarını doldurmuş olması (göstermesi) beni üzdü. WordPress kayıt sayfasında “Deniz” kelimesi geçen isimler ararken birden kendime “Deniz kim lan?” sorusunu sordum ve böylece blogumun ismi belirlenmiş oldu. Konuşmak istediğim çok şey var ama ilk seferde bu kadar uzun konuştum sanırım okumak zor geliyor hatta şu kelimelerde okumayı bıraktınız. Beni tanımayanlar için kendimi tanıttığım bir “Deniz Kim” (hakkında) butonu oluşturacağım (oluşturunca burayı editler koyarım). İlgi alanlarım, yapmaktan zevk duyduklarım gibi benimle ilgili olan mümkün olduğunca kısa tutmaya çalışcağım bir yazı yazacağım. Böylelikle sizin için “blogu takip etmeli miyim yoksa etmemeli miyim?” gibi bir karamsarlığın önüne geçmiş olacağım (sanırım).


